10/12/09

"Zaman basıp kanayan yarana.." diyen Sertab Erener
kadını, ne kadar doğru demişsin öyle. Bana bunu düşündüren
ise aylar önce Pınar'ın söylediği bir söze yeniden denk
gelmem: Passing time takes too much time.

Artık daha doğru düşünebiliyorum o zamanlar hakkında. İyi
ki Pınar'ı dinlemişim diyorum. Bir ara tüm inancım
"Zamanı gelince açılacak konular"a dairdi. Oysa artık tek
istediğim uzak olsun, o konuşmalar da olmasın. Hiçbir şey
olmasın, kimse konuşmasın. Biriktirdiğim sözlerin hepsini
buraya gelirken uçaktan attım ben. Gökyüzüne savurdum. Artık
eski ben değilim, artık "Daha kötü ne olabilir ki?" demek yok.
Kötü şeyler geçiyor. Daha kötüleri elbet geliyor.

İnsanlar haklı belki de. Ben 'gerçekten' güçlü bir insanım.
Gözlük camını temizlemek gibi değil, gözlerin ardındakileri
temizleyebilmek. Unutmak kavramına inanmıyorum, etkiyi
seyreltebiliriz belki. Belki sokakları tekin hale getirebiliriz,
aklımızın sokaklarını. Belki rüyalarımızdan kovabiliriz, kötü anları.
Belki dinlemeyiz, bazı şarkıları.

Eskiden zamanın yitirildiğini düşünürdüm heyhat, geçiyor işte.
Tek o geçiriyor gözyaşlarını, karabasanları, yaraları, anıları,
sözcükleri, insanları, mevsimleri..

Gelecekteki günlerime, olur da gerekirse diye.

01/12/09

çok güzel kelimeleri var. içinden ellerine dökülüyor. oradan da yanaklarıma uzanıyor.
yumuşak bir dokunuş.
ufak bir öpücük.
naif bir "bişiy".

kulaklarıma fısıltı, avuçlarımın içi, dilimdeki isim, aklımdaki niyet ol.
ne fazlası, ne eksiği.

24/11/09

bugün, saat 4, sirkeci


peki tüm o gözyaşları nereye gidiyor
hangi okyanus, onlarla beslenmenin ağırlığını alabilir
hangi ağaç, köklerinden kabul edebilir onu
hangi sözcükler ıslanmadı gözyaşlarının altında
hangi şemsiye korur bizi gözlerimizdeki bulutlardan
parmaklarıyla dokunuverir insanlar bulutlarımıza
ağır bir yağmur başlar
kayalar tıkar boğazımızı
kelimeler çıkamaz
inemez de!



en çok da böyle anlarda "ama.." diye açılmak ister ağız
ama.. ne
ama.. kim
ama.. neden
lakin elde var:
birbirine kenetlenen dudaklar..

peki ya tüm bu gözyaşları da gidince,
geriye ne kalıyor?


foto: aynı gün, okul, lomo.

23/11/09

.her şey çok eksik
ve neredeyse yok gibiyken.


dünya soğur, akşam serinlerken,
benim sensiz sevinecek bir şeyim yok
kılı kırk yardım,
altını üstüne
getirdim,
ve işte en gümüş
cümlem:

içimi açtım sana.
içini açmak için.
birhankeskin

kendi sözcüklerime ulaşmak için senin sözcüklerine ulaşmak veyahut senin sözcüklerine ulaşmak için kendi sözcüklerime ulaşmak aman veyahut da kader kısmet.

17/11/09

ben şimdi
konuşuyorum
şu sözcükler mesela
bir yerlerde uzayda
ulaşmasını istiyorum
((isterseniz yüksek sesle okurum))
BÜYÜK HARFLERE İHTİYACIM VAR
KAPI DELİKLERİNDEN
PERDE ARALARINDAN
GÖZBEBEKLERİNDEN
İÇERİ SIZACAK
BÜYÜK
KOCAMAN
HARFLERE
İHTİYACIM VAR
bayım
dinliyorsunuz ama
anlıyor musunuz
evet diyorsunuz ama
bekliyor musunuz
uyuyorsunuz ama
huzurlu musunuz?

14/11/09

biraz daha bakarsam
'olacağım'
bu yüzden en iyisi gözlerimi kapatıp
uyumak

12/11/09

.de hâli.

garip bir şey var
uykularımdan uyandıran
burada diyen
ama orada olmayan
ne desem bilemiyorum
zira inançlarımı kaybedeli çok oldu
ama bayım,
bu aradaki durum
garip bir durum
dahi anlamındaki de'leri ayrı yazmak
hiç bu kadar mutlu etmemişti
au revoir.

08/11/09

.long nights allow me to feel..
i'm falling. i am falling.


bizim ellerimize sığmayan gerçeklerimiz var bazen.
kayıp gitseler de yitmeyen.
parmaklarımızla söktüğümüz ceplerimiz var.
kelimeler taşar o deliklerden.
- tut, yoksa düşersin.
kim kimin elinden tutuyor ki
sen benim elimden tutacaksın
oysa bilsen
görsen
konuşsan
ne kadar hüzünlüyüm
anlayacaksın

korkuyorum
ceplerimden kelimeler taşacak
kulağına ulaşacak
sen ise bir sineği kovarcasına
elini sallayacaksın
diye.
diye diye
günleri atlıyorum.

"geceler bulutsuzdur ama uyuşuk ve gönülsüz bir beklentiyle doludur."
geceler geçmiyor.

03/11/09

ve:
- merhaba.

meraba. ne kadar güzel gülümsüyorsun öyle. lütfen gel gir koluma.
bana üzgün olduğundan bahsetsen bile razıyım. ama beni dinlersen
memnun olurum. ilerleyen adımlarım var. ilerleyen yıllar.
pardon daha önceden tanışmış mıydık. bana eski bir arkadaşımı anımsattın.
şu an kendisi uzaklarda. gözlerinde huzur, yanındayken içimdeki huzur,
ellerine bakıyorum: huzur, komik belki ama dişlerinde bile huzur.
isminin karşılığı huzur. üzgünüm, ben ondan sonra böyle oldum zaten.
hiçbir yer yetmez oldu. hiç kimse yetmez.. dolduramaz.. unuttaramaz..
pardon neyi? bardağı kaldırıyorum. aynadaki bana bakıyorum. aynadaki sana.
seni görebilmek istiyorum. gerçekten görmek. iç'ini görmek. gözlerinden
içeri akabilmek. nasıl böylesi hissedebiliyorum? yaptığım tüm yanlışları
arkamda bıraktım ben. yenisin sen, ben de.. kaltaksam, geçmişte. senin yanında
sadece huzur var. sakin. bir de gülümsemeler. yollar. yerlerine oturan
parçalar. gelecek zamana ait umutlar. geçmiş zaman kapalı. şimdiki zaman
ise bilinmiyor. bilmediğim zamanlar elimden bir şey gelmez. ellerim elini
tutmak istiyor. bakışlarını yakalamak istiyorum. ellerimle. onları sıkı sıkıya
tutmak ve saklamak. söyle, yapabilir miyim sence?

Ann dedi ki "Sen sormakla beklemek arasında sıkışıp kalmışsın." beklemek
aptal işidir, dedim ben de. konuşmanın başında nasılsın sorusunu "aptalım"
diye cevapladığımı nasıl da unutmuşum oysa..
kendime bulaştırdığım bir hastalık var. geceleri uykumu kemiriyor. gündüz
aklımı. ayaklarıma dolanan bir akıl yok artık, salt rüzgar.

istek listesi

- "send me your flowers, of your december"
- sabır
- beklemek erdem değil, aptallıktır cümlesinin gizli sözde öznesi
- mızıka sesi


01/11/09

.the word for the world is forest.

durup bir yerde patlamaktan korkuyorsun
caps lock'u açıp "NELER OLUYOR?" demekten
oysa sana göre en doğal hakkın bu
zira kafan 'cidden' almıyor olan biten'i
annene "iyiyim" dememelisin
çünkü iyi değilsin
sedayla karşılıklı oturup düşünüyorsunuz
can sıkıntısı/iç daralması/kalp sıkışması
genç yaşta menopoza girdiniz
minicliple kendinize gelmeye
kraloyun'daki "kız giydirmece" oyunlarıyla neşenizi
"ben chihiro'yum, sen ponyo!" diyerek inancınızı
bulmaya çalışıyorsunuz
ama evde yok.

ben bu yaşta bu haldeysem
otuzumdan sonrasını düşünemem
ileride çocuklarının gözünün önünde sinir krizi geçiren bir anne olamam
diyorsun.
ben de hiçbir zaman onların hızına yetişemeyeceğim galiba
diyor seda, iç geçiriyor
uzak günlerin kaygısını taşıyorsunuz
bizi ancak akademik kariyer paklar diyorsunuz
diyorsunuz da..
neler oluyor?

((sen şimdi üzgünüm, depresyondayım ayakları yapmışsın ya, bi kendine gel.
derdin ne senin? hayat adamı siker atar, anlıyor musun? nerede yanlışlık,
nerede tıkanmışlık var? adama sormazlar mı utanmıyor musun diye?
bi kendine gel. kendine bak.
illa bi sorun çıkaracaksın yani. la havle vela kuvvetin. om mani padme hum.))

31/10/09

.niye tanıdık olsun ki bunca fazlalık.

Başlangıçta her şeyin 939 kilometre yüzünden olduğuna inanıyordum.
Sonra o mesafeyi aşıp [denizler aştım geliyorum, yüzünü bi' görsem yeter]
geldikten sonra belki de hayatım boyunca kurabileceğim en mantıklı ve
doğru cümleyi kurdum.
"Kendimi herkese eşit uzaklıkta hissediyorum."

Ada'ya, Ankara'ya, Bolungarvik'e [belki az biraz daha uzak], Göttingen'e,
Mersin'e, Konya'ya, İstanbul'a.. hepsine, hepsindeki insanlara eşit uzaklıktayım.
Her yer çok uzak. Herkes çok uzak.

Kafam rahatlasın diye kapatılan konuşma pencereleri, perdeleri, kapıları, ışıklar kapalı, bir kırmızı oda düşle yerde uzanmış.

27/10/09

sun kil moon dinlerken yağan yağmurun hissiyatı ve bizim bi' arkadaş.

bana ağlayarak geldiğinde ona duymak istediklerini söyleyemedim.
"sen bunu hep yapıyorsun" dedim. "hayatını, bir erkeğin eline veriyorsun
ama onlar bu sorumluluğu alamayacak kadar dengesizler. düşürüp yere,
paramparça bırakıyorlar." suratına baktım. yağmur başladı. bazı insanlar
böyledir, yargılayamazsınız da. bencildirler. hep bir poh pohlanma ihtiyacı
duyarlar. hep bir erkeğe adarlar kendilerini. ama bir erkek de kendini
ona adadığında kaçarlar. ne kaltaksınız kızım siz.
yani sen git sana huzur veren erkekten kaç, seni kullanıp atan erkeğin
kollarına. olacak iş mi. şimdi sorsan yerinden kıpırdamazdı vakti zamanında.
ama küçük karabalık misali bir zihniyet var bu kızda. hep daha iyisini
bulacağını düşünüyor. hep daha büyük oynuyor. ne diyim yani, umarım bulursun.
bulursan ıslık çal. hay allah.
aklımın almadığı şey şu: sen her şeyi yıkıp yaktıktan sonra güzelim,
her şeyin eskisi gibi olacağını nasıl sanabilirsin?
sanma, kandırma.

arkadaşlık başlar. bir an'a bakar sadece. sevgililikle devam eder.
sonra kız oğlandan sıkılır, oğlan kızı aldatır ya da benzeri bir felaket
senaryosu. ütopya değil. gerçek. sonra sevgililik biter. arkadaşlığın mına
zaten koymuşsunuz. geriye ne kaldı?
sıfır.

teşekkürler, açıköğretim matematik derslerimizi bitirdik.
herkese iyi uykular.

25/10/09

sevgili Ann,
((bu yazıyı oku ve imha et. aklından))

kokteyl. şarap. istiklal. votka. küçük beyoğlu. balans’taki parti. dans. yeni güne sokakta oturarak girme. tanımadığın bir yataktaki huzursuz uyku. sabah dağılmış halde okula giriş. üzerimdeki tişört benim bile değil?! fotoğraflarda insanlar bana sarılmış. yüzümde bir gülümseme. mutlu muyum. asla. peki sorun ne. o kadar yalnızım ki çoğullaşmak adına gevşek tabiat kurallarına uydum. ama adımlarım uymadı aslında. eğretiyim. ben sadece temiz ve dingin hissetmek istiyorum: kitabıma dalmak, arada kafamı kaldırıp boğaz’a bakmak. sigara dumanından bok gibi bir ciğerim oldu. nefes alamıyorum. kendimle kavgam var hep. istanbulla değil. neyden ve kimden kaçıyorsam. ((kendimden?!)) benim bunlara ihtiyacım yok, bu kadar aciz miyim diyorum. belki de herkesin bu tarz exitlere ihtiyacı var. biz herkes miyiz.

araya giren Ann’in sesi: Galiba aşık oluyorum.

ben de dün fark ettim. galiba aşık oldum. o göz, o burun, o çene.. tüm varlığıyla saklamak istiyorum. içimde. ama çok imkansız. ama ÇOK imkansız.
keşke sana güzel bir şeyler söyleyebilsem. keşke kendime yetebilsem. keşke sinemalara tek başıma gitmek canımı acıtmasa. keşke adımlarıma yetişebilen birileri olsa yanımda. olmasa veya, ben bunu sorun etmesem. keşke..
uyuyunca geçse.

zamansız gelen saman nezlesi halleri gözlerimi ağlak yapıyor.
zamansızca yaptığım sürpriz, sanırım, burnumdan geliyor.
çok yorucuymuş.
kimse bundan bahsetmemişti.
belki de..
yalan diye bir şey yok, gördük ama konuşmadık.

21/10/09


amaç: yürü ya da dur.
ben hep yürüdüm
durunca yakalanırsın çünkü
hüzne
aşka
yağmura
geçiştirdiğim duraklar
geçiştirdiğim mektuplar
geçiştirdiğim adamlar
hepsine selam olsun
zira şu an öyle bir duraktayım ki
durma, yürü, ve göğe gülümse.

20/10/09

ve hayat..

karşımdaki insanlar bana bir ileri, iki geri adımlar atıyorlar. karşımdaki insanların hareketlerine göre devam etmez, değil mi hayat? bir eşli dans değil yani.

- hayat eşli danstan çok bireysel salınım.
sanırım.

oysa ben çok güzel tango yaparım, chacha, salsa?

18/10/09

annannem tiril tiril şile bezinden elbiseler giyip, öğlen 12'de hafif bir esintiyle uyanacağınız, burnunuza durmadan fesleğen kokularının geldiği bir yerde yaşıyor. ben en çok bahçede uyumayı seviyorum. zaten çoğu zaman da böyle oluyor. onunla konuşurken uykuya dalıyorum ya da bir kitap okurken ya da bir şiir yazarken..
senden ve bıraktıklarından kaçmak için buraya geldim ben. güvende olmak için. gözlerinle karşılaşmamak için. annanem, sağolsun anlayışlı kadın, ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim şu zamanlarda gözlerini ellerime dikmiyor, herkesin aksine. ben de kolayca ellerimi birbirine vurup, duvarlara sürtüp ya da parmaklarımı çakmakla yakabiliyorum.
o ellerin suçu var, yüz haritanı biliyorlar.
bazen seda mektup yazıyor, ara sıra senin hayaletlerin üşüşüyor, çok nadir de olsa yağmur yağıyor.
beni en çok yağmur sevindiriyor.
okuduğum kitaplar ölüm, yaşam ve kararlarımız üzerine. aşk romanı okumuyorum. herkesin deli gibi "aşk"ı okuduğu şu zamanda, onu da okumuyorum. güya bu yaz mesnevi'yi okumaya başlayacaktım. hesaplarıma göre o olgunluğa bu yaz ulaşıyordum. ne oldu o zaman? ya da ne olmadı? yollar tıkalı, hiçbir yere ulaşamıyorum.
senin hayaletlerini aklımdan sökmek zor, tebrik ederim seni. bazen "gelecek güzel günler"e olan inancım kalmıyor. bazen uyuyup-uyanıp-uyuyup-uyanıp yine seni görüyorum. o çok sevdiğim değerli uyku, bana kazık atıyor. zaten gazeteler de senden yana.. okumuyorum.
bazen hayaletlerinle kavga ediyorum. söylemem gereken ama tam şurada kalmış şeyleri teker teker çarpıyorum. hiçbir zaman edepli bir kız olamadım, küfürler ediyorum. hayaletin, saçını düzeltiyor, tıpkı senin gibi. o işgüzar gülümsemenle bana vuruyor. annanem bu morluklar nerede oluştu diyor. susuyorum.
kahvaltı masasında seni robdöşambrla görüyorum. gazete okuyorsun. gözümü kapatıyorum sımsıkı. evde gözlerim kapalı yaşamaya başladım. bazen kapılara çarpıyorum, ama olsun. sana çarpmamak, bana çarpmaman.. tek istediğim bu.

yeniden tahayyül etmek istiyorum. mesela birisi var aklımda. onun yüzünü tahayyül etmek istiyorum. çizgilerine sakladığı yılları. gülümsemeyi. hüznü. deniyorum. denemeliyim.

anne telefonda neşeyle konuşuyor. burada, annanemin yanında, bu sevimli yerde, güvende olduğumu düşünüyor.
-oysa ben kendi içimde güvende değilim, diyorum.
şimşek çakıyor. hat kopuyor.



fotoğraf: bienal kafası.

13/10/09

yastığımızı ağlama duvarı, tırnaklarımızı kendimize saplamamıza
yarayan bir silah ve aklımızı kendimizi hasta etmek için kullandığımız
zamanları bilirsiniz. odanın her yanına dağılan sigara paketleri, belki
haleti ruhiyemi değiştirir umuduyla başlanıp yarım bırakılan
düzinelerce kitap ve ağrı kesiciler.. vakti gelmediği halde en kalın kazağımızı giyer,
tek üşüyen yanımız olan ayaklarımızı inatla çoraplara hapsetmeyiz.
çıplak ayaklı olmalıyız. bastığımız yeri hissetmeliyiz.
çarşafları sık sık değiştirmek gibi alışkanlıklar bu dönemde edinilir.
hatta yeni nevresim takımı alınır ki "yeni"nin kokusu başımızı döndürsün,
sorgulamadan, düşünmeden, üzülmeden, belki daha az ağlayarak uyuyalım.
bilgisayardaki binlerce şarkı arasından en ağlak olanını seçmek
şipşaklık bir iş iken, hayatımızı dört dakika ellibeş saniyelik
zaman dilimine hapsederiz bile. kalabalık hiçbir şekilde yetmez bize.
içimiz küflü, içimiz.. o kadar yalnız ve tehlikeli ki. sokaklar tekin değil, aklımızın sokakları.
bazen, farkına varmadan, iki kişilik planlar yaptığımızı görürüz
ve.. suskunluk. bekleme. suskunluk. sorgulama. suskunluk.
loop'a alınan şarkı. en son ne zaman birisine sarılmıştım? o an
kurtarıcımmışçasına. sımsıkı. bırakmak istemeyerek. en son ne zaman
birisinin yüzündeki kıvrımlara dokunmuştun? anları, anıları,
yılları öğrenmek istercesine. en son zaman kendini iyi hissetmiştin?

11/10/09

geri sayımın neresindeyim,
bilmiyorum
suskunluklardan daha garip bir şey varsa
o da bulunduğum durak
ve bir şarkı:
and i drive a line. to your heart today. to your heart from mine. a line to keep us safe.

06/10/09

çok hızlısınız bayım. size yetişmek öyle güç, öyle yorucu ki. her gece kendimi yatağa atarken, "neler oldu bugün" diye düşünüyorum. ve bakıyorum aslında
koca bir sıfır
insanların yüzlerine bakıyorum
kendi yüzümü göremiyorum
kendimi tanıtmak istemiyorum

doktor, tam içimde bir yarık var.
dik onu diyen kadın gibi


dik onu
dik onu!

30/09/09

ADA - IST

şimdi ben
çocukluk kokulu, anı dolu,
duvarlarının nelere nelere şahit olduğu bu odayı terk ediyorum.
sen ise bunu yıllar önce yaşadın.
farkında mıydın o an artık
bulunduğun yerin "araf" olduğunun?
zira ben bu odadayken "ada"dayım aslında, istanbul'dayken "kıyı"da. aradaki dokuzyüzotuzdokuz kilometre (ha böyle yazılmış ha 939 diye -fark etmez) deniz sanki. sırtım ada'ya, yüzüm kıyı'ya dönük, ellerim gökyüzündeydi hep. bazen adımlar atmayı denedim suya. birileri çağırıyor (sandım) kıyı'dan.
köpekbalıklarını hesaba katmamışım ama.
bazen -farkında olmaksızın- o kadar açıldım ki su'da. boğuluyordum. dalgalar çarpıyordu. aklım hep virginia'da.
merhaba ben bir yengecim ve su'dayım.

şimdi ise ne bu oda benim odam, ne o şehir benim şehrim.
küçük kutulardaki hediyeler
büyük kutulardaki fotoğraflar
biriktirilmiş zarflar ve içerisindeki mektuplar
envai çeşit kitap ayracı
tamam, hadi diyelim bunları paketledim..
peki ya duvarları, anıları nasıl paketlerim?
penceremden görünen sokağın görüntüsünü nasıl saklarım?
arkamda bıraktığım aslında hep arkamda olan bana destek olan insanlar artık bir telefonun ucunda veya mektuplarda.
hiç bitmez dediğimiz arkadaşlıklar aralıkta.
"artık senin evin istanbul'da" diyorlar.
evin.
istanbul.
peki.



28/09/09

A'dan Z'ye.

gittiğin her yolun her yandan kapatıldığını hisseder misin hiç? sadece bok ediyorsunuz hayatımı. sadece varlığınıza muhtaçmışım gibi davranarak, beni kötü hissettirerek ego tramplenlerinde zıplamaya devam ediyorsunuz. benden kişiliğimi istiyorsunuz bazen, bazen kalbimi, bazen dudaklarımı, bazen aklımı, bazen geçmişimi, bazen geleceğimi.. bazen çok ufak bir an sadece gözlerimdeki neşeydiniz. yüzümdeki gülümseme. ellerimdeki kalem. masamdaki zarflar. ama şimdi ağzımdaki küfür, önümdeki engel, aklımdaki zincirsiniz.
hayır, ben hiçbir zaman sizin olmadım.
hayır, ben hiçbir zaman sizin olmayacağım.
hayır, size ihtiyacım yok.

27/09/09

kaybolursan şarkı söyle. dönersen ıslık çal.

senin için
ıslık çalamam
ama
şarkı söyleyebilirim
parmak şıklatabilirim
dans edebilirim
şemsiyemi açabilirim
orada durabilirim
ütü getirebilirim
sobayı yakabilirim
portakal soyabilirim
içki koyabilirim
öpebilirim
kahve yapabilirim
inci küpem yok ama küpe atabilirim
çamura yatabilirim
saçımı zaten ben kesiyorum, kesebilirim
karnını tekmeleyebilirim
ritm tutabilirim
misal

2007 yılında tanıştığım mabel'in bir şiirinden esinlenerek yazılmıştı. yıl yine 2007.

25/09/09

nasıl mısın, iyi misin?

sevgili ellerim, merabalar olsun. nasılsınız? bu aralar rengarenk takılıyor tırnaklarınız. yaz'ın keyfini, iç'inizin karışıklığını bunlara yansıtarak mı rahatlıyorsunuz? sanırım. aylar önce ne kadar da yorulurdunuz. sonra bir gün/birdenbire/aniden tüm bu sıkıntılarınız yorgunluklarınız sona erdi. ah, sonra tabi bir şeyler oldu. eller havada süzülürken ve "ben aşık oldum!" diye bağırırken kalbiniz jungle drum nidasında çarpıyordu ve rakatungtungrakatungonburubummbummbumm!
cancağzım ellerim, sizi yordum. özür dilerim. belki de sizi değiştirmeye çalışmamalıydım, olduğunuz gibi kalmalıydınız. sevmekte beceriksiz eller. havada süzülürken inanın daha güzel görünüyorsunuz. bir de mektup yazarken.

sevgili -arsız- ağzım, sende keyifler nasıl? uzun zamandır şaşkınlıktan açılmıyorsun hep bir şeyler anlatmak, bir şeyleri irdelemek için açılıyorsun -farkındayım. özellikle son zamanlarda sana değer veren, senin de yanında olmasını istediğin insanları kırmak için açılıyorsun. küfürler ediyorsun ağızlar dolusu. eşşoğlueşşek diyorsun öndeki arabayı süren densiz sürücüye. şerefsiz diyorsun aklının almadığı bir dünyada yüzsüzce yaşayan insanlar için. siktirgit diyorsun. ünlemsiz ama. gerçekten gitmesini istemiyorsun bu sözü söylediğin insanların.
kapatamıyorum seni. napmalı.

kafamkafamkafam.
içinde neler dönüyor?
tamam cevab vermene gerek yok. bunu yapmıyorsun da zaten. ben monologlarımla mutluyum. ellerim jungle drum nidasındayken, ağzım gülümserken.. sen ne yapıyordun? nerelerdeydin? en çok bunu merak ediyorum. bir de bir klişe tabi: fous moi la paix ma vieille caboche!

derkenar: fransızca bilmeyenler için kurslarımız açılacaktır -ki yazılarımızdaki kısımları anlayabilelim. evet. ne harika bir yazarım. keşke benden bir tane daha olsa. ama yok!

peki ya, beş miyopi gözlerim; onlar nasıl? uzakları göremezken böylesine neden bir saplantı haline getirdik uzakları? uzakları göremezken neden yakınımızdakini silip atabildik? uzaktaki yüzleri seçemiyorum ben, görüntüler sarı beneğin önüne düşüyor. kalın kenarlı gözlükler veya kontakt lensler.. bilemiyorum. nedir bu uzaktaki belirsizlik? neden bu körlemecesine yürüme?
gözpınarlarıma hal hatır soracak yüzüm yok.

dear ayaklarım, sizin nasıl olduğunuzu biliyorum. durmamacasına yürüyebilirsiniz. yanlarında bir çift ayak daha. arşınlamaları gereken yeni sokaklar, yeni kapı eşikleri, yeni holler, yeni yaya geçitleri. siz heyecanlısınız. okulun ilk günü heyecanı. başı da sıkıştı mı koşup kaçar mı ayaklar. bazen de duruverirler. amansız. böyle anlarda ayaklarıma dolanan başım mıydı, rüzgar mı?

ellerim..
ağzım..
kafam..
gözlerim..
ayaklarım..
beni sorarsanız ben..

(kalem biter. kız masadan kalkar. kedisinin başını okşar. bir kahve yapar kendisine. pencerenin önündeki koltuğa oturup, istanbul havasını burnunu çeker. c'est la vie.)

22/09/09

unutmayın ki bayım
siz uykuyla zaman kaybettiğimizi düşünürken
biz rüyalarımızın en güzel yerinden
size sesleniyorduk
fısıldıyorduk adınızı
adınız
kendi adımızdan çok
içimize işlemişti
başharfimizden
başharfinize
yazılmamış mektuplar
ve yapılmamış telefon konuşmaları
ve yapılmış aptallıklar
hayır bir kere beyfendi
bizim aptallığımız bile
tam size göreydi
daha yapmadığımız
o kadar çok şey var ki
işte bu yüzden
sırf bu yüzden
uyumak bize iyi geliyor
size iyi gelmediği gibi
ve işte
size sesleniyorduk
fısıldıyorduk adınızı
mamafih
duymadınız
-derken bile-
çok da fifi.

17/09/09

In Limbo.

Bir adım atsam ileri,
ellerim arkada kalıyor
Aklım anılarda
ellerim yüzünde kalıyor
Aklım demiyor
ben diyorum. demiyorum, yağmur diyor.
Alışkanlıklarımı yırtıyorum
Aynalara bakamıyorum
Tanıdığım en tembel insan oluyorum
Sonra eşyalarımı topluyorum
duvarları söküyorum
duvarlara yazdığım ismi siliyorum
günün aydınlanmasını bekliyorum
kayboluyorum.
Eylül çok muğlak bir ay
ne adadayım, ne kıyıda..
sonra:
ben seninle uzun bir araf yaşadım
ölümlere gittim geldim diyor
hatta sonra
...
üzgünüm henüz bir adresim yok
üzgünüm henüz bir biletim yok
üzgünüm henüz cesaretim yok
üzgünüm henüz bir şiirim yok
üzgünüm.
diyor.
sonra
she left home.. she really did.

13/09/09

.what's broken can always be fixed,
and what's fixed will always be broken.



E. ile ayrılıp, hayata "dur!" komutu verdiğim zaman aralığında çok garip bir olay yaşamıştım. sebepsiz geldi aklıma, anlatayım.

süperbabam bana bir kıyak geçip uzun zamandır istediğim daireyi tutmuştu. bir çatı katındaydı bu daire. süperannem ise telefonun diğer ucundan bana şuangezmekteolduğu ülkelerden bahsedip, national geographic channel izlememe gerek kalmaksızın dünya turu yaşatıyordu bana. yine böyle zamanlardan bir gün, Ann'in hediyesi olan çerçeveleri nereye yerleştireceğime karar verirken bir telefon geldi. hiç kıramayacağım bir arkadaşımın arkadaşı olan B. özel yetenek sınavına girmek üzre kentimize arz-ı endam edecekmiş lakin kalacak yeri yokmuş ama izin verirsem bende birkaç gün kalabilir miymiş? hay hay dedim. hiç sorun etmem bu tarz şeyleri. hatta evinde kimlerin yatılı olarak kaldığını bile bilmeyen ev sahiplerine gıptayla bakarım. komün yaşamı da severim hani. bir de sanırım artık E. de olmadığına göre hayatta iyilik yapmak dışında bir amacım kalmamıştı.

B. geldi. ben aslında onu bir kız olarak bekliyordum lakin yüniseks isim azizliğine uğramıştım. ama sorun değildi yani, neticede o benim misafirimdi. bir sahil kasabasından geliyormuş, çizim yapıyormuş vesaire vesaire. İnsanları dinlemeyi severim ama o sırada aklım E.'ye takılıp kalmıştı. kaç gündür online olduğunu görmemiştim internette. ne olmuştu, nereye kaybolmuştu? elbet ses edeceği gün gelecekti. en olmadı annesine arar sorardım. ya da sormazdım. bilmiyorum, hala garip geliyor biliyor musunuz? sadece bir an'a bakıyor her şey. bir an önce o kişinin her şeyiyken, bir an sonra hayatının dışında bir yere savruluyorsunuz. kaç yaşına geldim, kaç ilişki atlattım hala alışamadım. kusura bakmayın. akıl almıyor. o iyelik ekleri nasıl bir anda kayboluyor? peki o söylenmiş sözler? en çok da fotoğrafların yok oluşu üzüyor beni. ama bunlar oluyor işte. hayat..

iyi bir ev sahibi olduğumu düşünüyorum. gece üçe kadar ay'ı ve yıldızları izleyip, öğlen 1 gibi uyanıp, akşamları da dışarıda oluyordum. B. ise ona ayardığım odasıyla şehrimizin sokakları arasında mekik dokuyordu. 24 saat sıcak suyun bulunduğu evimizin bir diğer kıyağı da kafein bağımlılığım sağolsun kahvenin daima taze olarak bulunmasıydı. kafein bağımlılığı demek de garip aslında. annem duysa çok kızar. hiçbir tür bağımlılığa inanmıyor lakin babama ne kadar bağlı olduğunu görmek beni gayet de güldürüyor hani. sahi annem gezerken falan, babam nerelerdeydi?

çok nadir konuştuk açıkçası B. ile. böyle kıvır saçlı, renkli gözlü genç bir çocuktu. hatta yaşıttık diyebilirim ama ben salağı E. sayesinde 2 kat yaşlanmış, kazayağı bölgesi kullanmalık yaşa gelmiştim bu yüzden B. ile yan yana durduğumuzda akranlık durumumuz belli olmuyordu. onun içinde bu şehre ve önündeki günlere ait sonsuz umudu vardı. bu umut mavi gözlerine de yansımıştı, pırıl pırıl bakıyorlardı. ben ise.. yorgundum. bayan doğuştan yorgun. hı bir de frijit olduğuma dair saplantılı düşüncelerim vardı o dönem -ki çok zor yıktım bu düşünceyi hani.

telefonda evimize temizliğe yemeğe gelen teyzeden yemek tarifi alıyordum. kremalı mantar çorbası yapmaya çalışıyordum zira. B. de banyodaydı. bana seslendi. Bilmemne teyzeye biraz sonra telefona döneceğimi söyledim ve banyoya gittim. Efendim dedim. Geçen gün kazara defterlerini okumuş oldum dedi utanarak. Lan koskaca defter onlar, hadi aralarında küçük olanlar da var ama nasıl bir yanlışlık bu dedim. Şu anki ruh halini anlıyorum dedi. O zaman E.'yi de anlamış olduğunu fark ettim. Onun gözünde şimdi bir eski sevgilisini unutamamış yapışkan kız oldum diye düşünürken "Ben gidiyorum bugün. Sınava sabah girdim. Sonuç ne olacak bilmiyorum. Sadece.. seni seviyorum. Bunu düşünebiliyorum. " dedi. Gözlerinin mavi ve umut dolu olduğunu söylemiştim, değil mi?
sarıldım, sımsıkı. E. giderken ona dur diyememem yerine sarıldım. babamın annemi ağlattığı zamanlarda anneme sarılamadığım gibi sarıldım. boşanmalarının yarattığı sarsıntıda ne yapacağımı bilmez hallerimde sağa sola çarpışlarımı anımsayıp sarıldım. gerçekten sarıldım. içten. içimden.
sonra çantasını aldı ve gitti.

09/09/09

Ann ile bungalovlarla dolu bir kasabada hayatımın en huzurlu hatıralarını bırakmıştık bir yaz. Biz çok fazla konuşur, çok fazla okuruz. Başımızı çok az kaldırıp da etrafımıza bakarız. Çok hızlı yürürüz, çok hızlı büyürüz. Onun sayesinde bir yeni yıla dolabın içinde girmişliğim, kendimden 2 beden küçük pantolon denemişliğim, soğuk ve şehirlerarası bir otobüs yolculuğu yapmışlığım var. Ki bazı şeyler de var -kimse bilmez- sadece birbirimizin gözlerinin içine baktığımızda aklıma düşer bunlar. Bazen bana kızar, sen çok naif düşünüyorsun ama dünyanın gerçekleri böyle değil diye. Oysa ben naif düşünmem. Ben sadece hayal ederim. İnsanlara anlam yüklerim. Sonra da onlar bu anlamları yıkarlar. Sanırım insanların benim kitap kahramanlarım olmadıklarını idrak etmem gerekir. Bazen kızarım, sen çok kapalıkapalıkapalı bakıyorsun dünyaya derim. Çok karanlık olur bazen gözleri. Üzülürüm. Çoğu an evde kalacağımızı düşünür, bizimle kimse başa çıkamaz deriz. Biliriz çünkü, biz bile kendimizle zar zor başa çıkıyoruz. Belki de çıkamıyoruz? Kadınların huyudur deyip geçmemeli, kendimizi kompleks varlıklar olarak görmek bir hobimiz ama ben ve Ann biraraya geldiğimizde konuşmalar çıkmazlara ulaşır ancak. Annem bile kabullendi durumu. "Bunlar ancak kendilerinin anlayacakları şeylerden konuşuyorlar." dedi. Ailelerin gözünde dünün küçük çocuklarıyken, bu bedenlere sığmaz bir kadın kafamız var. Zorlanıyoruz. Çok fazla düşünüyoruz. Mutlu olamıyoruz. O bana şaşırıyor, ben ona.
Geçen gün halini hatrını sorayım dedim. Napıyorsun dedim. İngilizce konuşuyorum dedi. İyi, eyvallah. Sonra "9-9-9'da kürkçü dükkanlarına döneceğiz." dedi Ann ve gülümsedim. Kürkçü dükkanım solgun bir eylül yaşıyor. Beni de içine alırsa, ne ala.




"to x.
ve şimdi ben şuraya uzanıversem, uzanıp kalsam
yanıma uzanıp unutur muydun dünyayı?"

05/09/09

eylül bir.

anneyle bir süredir düşüncelerimizi bir saksıya dolduruyoruz. üzerini toprakla örtüyoruz. sonra anne arkasını döndüğünde ben suyu döküyorum toprağa. saksıdaki çiçeği çok sularsan, köklerinden oksijen alamaz ve ölür. bu biyolojik bir gerçek ve lise mezunu her insanın bilmesi gerek aslında. düşüncelerimizi, aklımızdaki hastalıklı fikirleri öldürmeye çalışıyorum. bu olayda annenin görevi arkasını dönüp, olan biteni görme-miş gibi yapmak. biz ailece çok temiziz, çok harika insanlarız. onun görevi insanları buna inandırmak.
çiçeklerimiz soluyor.
düşüncelerimiz sönüyor.
gün geçtikçe, gün battıkça, gün aydınlandıkça
yeni şeyler oluyor
gerçekten de "beş dakkada değişir bütün işler"
çiçeklerimiz soluyor
düşüncelerimiz sönüyor
gözyaşlarımız kuruyor
günler geçiyor
günler yaklaşıyor
saksılarımızı kediler kırıyor
şarkılar geçiyor
eylül 1 diyor
istanbul'a yağmur düşüyor
sonrası çekimli eylemler ve francophone olma çabası:

pour rester auprés de toi, je voudrais étre le réve.

28/08/09

bulutlar: kuşların konuşma balonu
gökyüzü: içinde kuşların ve yıldızların olduğu çekmece
yara: kanarken şarkı söyleyen yanımız
~iskender-i pür neşe.


yalanlara başlayan bir yanım var
sorgulamayı durduramayacak da bir aklım
son günlerde konuştuğum herkes
neden
bana "salak" diyor
ve ben neden ısrarla
"evet salağım" diyorum
söylememem gereken kelimeleri söyledim
beklememem gereken şeyleri bekledim
sevmemem gereken insanları sevdim
görmemem gereken şeyleri gördüm
gitmemem gereken yerlere gittim
yaşamam gerektiği gibi yaşadım
daha
ne
.

27/08/09

sevgili mara-mara üniversitesi rektörlüğü'ne,

dilekçe yazmayı hiçbir zaman beceremedim, üzgünüm. şu an elinize geçecek en iyi yazılarımdan birisi budur ve okumak zorundasınızdır.
söze hemen geçmem gerekirse, beni hayalkırıklığına uğrattınız. sevgili benan "welcome to the hell, burada öğrenci işleri namına hiçbir şey yoktur" dediğinde, "hayır canım" demiştim içimden. size inanmıştım. telefonlarının başında an be an öğrencilerin sorularını cevablamak üzere heyecan ve iş sevgisiyle oturan kadınlar düşlemiştim. öğle aralarında akşama ne yemek yapsam sohbetleri yapan yarı-anne, yarı-sekreter, über-öğrenci işleri kadınları düşlemiştim.
yanıldım.
sizi arıyorum lakin açan yok.
bir türlü iletişemiyoruz bilmem umrunuzda mı zira benim çok umrumda ama elden gelen de yok.

sırf istiyorsunuz diye tam teşekküllü heyet raporu almaya hastaneye gittim. devlet hastanesi ortamı klostrofobimi tetikleyen bir faktör ama yine de adımımı attım bir kere. 6 tane bölüm gezip, doktorların o kırış kırış kağıdı imzalamalarını bekliyorsun ve hastanenin envai çeşit her yerine gidiyorsun. psikiyatri kliniğine de gitmem gerekiyordu. gittim. doktor hiçbir şey söylemeden imzaladı. bu kadar mı yani dedim. kendimde bulduğum o kadar sorun yok-muş gibi imzalayıverdi kağıdı. en korkunç an 5-6 doktorun bulunduğu heyet odasına girmekteydi aslında. odaya girdim. suratları asık, hayattan nefret eden doktorlar, masada uçuşan kağıtları falan imzalıyor. sen kendini dünyanın en ufak şeyi gibi hissediyorsun. sen bayağı nano bişiysin yani. sonra doktorlardan biri kafasını kaldırıp "ee nereyi kazandın?" der sana. ilk defa belki de son defa gururlanmak istersin okulunla, söylersin hafif bir gerinmeyle. soran kişinin bakışları kalakalır. böyle gözleri kocaman açılır. kesin türkiye derecemi soracak derkeen:
- kafayı yedin o zaman sen!
der.
psikiyatri kliniğinde imzalanan kağıdın geçerliliği kalmaz.

hayatımda hiç rencide olmadığım kadar rencide oldum hastaneye rapor almaya gittiğimde. oysa ben o koridorlarda heidi misali koşmak, teletabi gibi dolanmak isterken sevgili meslektaşım amca ve teyzeler tarafından "iyibokyedin" diyerek karşılandım. çok üzgünüm.

velhasıl sizinle daha altı [6] sene yüz göz olacak olmamız gerçeği bir yana, umarım okulunuzun tanıtım kısmında yazan karanlık oda cidden vardır. şu fotoğrafçılık namına atıp duran kalbim bu haber üzerine nasıl heycan yaptı, anlatamam. dokuzyüzotuzdokuz kilometrelik [allah bilir kaç saat sürecek] o ailevi yolculuğu göze alarak çimlerinizin üzerine kendimi fırlatıp atacağım, akabinde bir gülümseme, gökyüzüne, düşünmemek için elimden geleni yapacağım o günü, sunayla gezmiştik koridorlarınızı, nereden bilebilirdim ki mezun grubunuza dahil olacağımı ve sonra başlasın introduction to cell and cellular replication akabinde belki bir ankara sonra cellular metabolism and transport then bir tatil ve development and organization of human body and introduction to nervous system and human behaviour ve oh.

yine de diyorum ki; keşke telefonlara cevab verseydiniz.
neyse.


bütün günlerden başka bir isim,
belki de d.


zat-ı alileri halis muhlis öz "eloise vera" olup, bu sayfanın sahibesidir. copy paste edenlere el filan sallar, güzel hareketler çeker.