15.05.2008

ne adamlar gördüm zaten çocuktular


sabah sabah.. uyanır uyanmaz.. birden.. nerden geldin sen.. bilemedim ama..


eduard.
ilk sevdiğim.
ilk çocuğum.
ilk yenilgim.
ilk..

bazı kadınlar böyledir, ulaşamazsınız onlara hiçbir şekilde.
tam "benim" dediğin anda giderler. veya "benim" diye kabullendiğin anlarda aslında hiç "senin" olmadıklarını anlarsın.
ulaşamazsın. belki de en iyisi bu. belki de bir bildikleri var. ulaştığında sıkılacaksın, ulaştığında bitecek, ulaştığında onun da herkes gibi olduğunu anlayacaksın.
bu sebeple giderler.. hep giderler.. kalplerde sabit yerleri yoktur. göçebedirler.

- bir şey söyleyeceğim
- söyleme, ben biliyorum... ..ya hiçbir zaman benim olamayacağını izlemek zorunda kalacağım ya değişeceksin ya da gideceğim.

bazı kadınlar böyledir, mutlu olmayı çok görürler kendilerine.
tam "mutluluk kalbimde çözünmüş, ulaşamaz bana yanlış sesler" dedikleri anda bitirirler bir şeyleri. yarım kalır mı bilmem, o apayrı bir konu. ama mutlu olamazlar. mutluluk kendilerine ne haksa..

- git. ben değişmem.

bazı kadınlar böyledir, hiçbir zaman kimsenin olmak istemezler.
iyelik eklerini sevmezler.
ama en çok istedikleri şey sevilmektir.

bazı kadınlar böyledir, sevdikleri adamları çocukları ederler. büyütürler, anne olurlar. büyütürler, sevgili olurlar.
bazı kadınlar böyledir, ilk çocukları sevgilileridir.



*


bir gün, o gider. bunu sen istersin. ama değişemezsin. çünkü bazı kadınlar böyledir, sen de onlardan birisin.





(fotoğraf: c4stylexeon)

melankolikoptimistbirgece

gece bitti benim için bu şarkıyla.
bir gece vakti.. sürpriz.. aslında insanın boğazında düğümlenip kalan şeylerin çıkması..
bağır.. şarkını söyle..

~~
ben, hayatımda çok az insanı doğru yere koyarım içimde. çoğunu nereye koyacağımı bilemem. zaten onlara uygun yer ararken, bir de bakarım gitmişler. eyvallah bile demeden.. insanlar böyle.
o "çok az" insandan birisi, canım, dün aradı beni.
süprüzü varmış.
tahmin ettim, bir şarkı.. ama hangi şarkı?
derken...

"ah, dayan. bırak yollar girsin aramıza"

niye bu denli duru bir ses içimde şöyle bir kalıyor sadece?
gecenin bir vakti, gözlerim bu şarkıya dalıyor.

"geçer zaman, durmaz akar kör kuyuya
ben beklerim yenik düşmem ucuz oyunlara"

gelmeyecek birisini beklediniz mi?

"dayan, üzülme"

belki de hiç olmayan birisi sizin beklediğiniz.. tanıyamadığınız, yabancılaştığınız bir adam.. uzakta..

"can yeleğim, karışmasın kimseler bize.."

hayattan kopup, uykulara çekildiği zamanları olur insanın. üzerinden aylar geçtikten sonra "depresyondaymışım ben" diyebildiği.. bir an birisinin "her şeyi" iken, öbür an "hiçbir şeyi" olur insan. uyumak ister. uyuyunca geçecek diye.. birisini görmenin tek yolunun rüyalar olduğunu bildiği için.. uyumak ister. uyur da.. [ama rüya biter yalnızlıkla, yalnızlıkla biter rüya]

can yeleğin edecek bir adam seversin. bir adam seversin ve can yeleğin olur. sonra bir gün, aniden, birdenbire.. gider. seni senden alır. için boşaltılmış gibi.. bu esnada asıl can yeleğin "canım" dediğin girer devreye. ikiniz de yara bere içinde belki... ama.. düşerken kalkabileceğinizin bilincinde.. yaraları yeniden, yeniden, yeniden kanatmak pahasına..

bir yıldan fazladır gözlerimin önünde bir film.. hayır, bu senin gerçeğin aslında. senin adamın, senin ankaran, senin mektupların, senin ayrılığın.. senin..
korkuyorum, çünkü biz çok benziyoruz.. yollarımız.. bir..
korkmuyorum, çünkü sen varsın..

dokuzyüzotuzdokuz kilometre öteden, bir gece vakti, aniden gelen bir şarkı..

"gel artık, vakit geldi, canıma yetti, özledim çok"

kimi özledin sen?
kimi özledim ben?
özlediklerimiz, hiçbir zaman tanıyamadığımız adamların ne kadarı? hangi yüzü?

senin tek gerçeğin, bir şehirdeki bir adam.. sözcüklerin, mektupların, bazı mekanlara yüklediğin anlamlar, şarkılar var..
benim tek gerçeğim..
..beni boşver.
~~
ben hatırlıyorum.
ben sadece sana anlatabildim bazen.
senin önyargıların, yargılamaların olmayacaktı.
sen yaşamıştın çünkü.

sen bana anlattın.
tüm "gece" yalnız konuştuk. tost kokulu bir kantindi mekan belki.. ama..

can yeleğim sen oldun.
"o" gittikten sonra [belki de hiçbir zaman benim olamadı] sana sarıldım. sen ve varlığın ve geçmişin ve yaraların.. kurtardı beni.

dün gece, yanında olup, şarkı söylerken belki ağlamak belki gülmeyi o kadar isterdim ki..
buradan dinledim, hissettim, oldum yanında.
yaşadıklarım/yaşadıkların.. hepsi aklımda.

"karışmasın kimseler bize.."

dediğin gibi, "şarkı söylüyoruz ama kaybolmadık"
birbirimizi yanımızda hissettikçe de kaybolmayacağız.
~~


acımız oldu, çok oldu
iyi ki varsın, iyi ki..

14.05.2008

janis joplin olucam $imdi!




animasal albümünü defalarca dinlediğimi hatırlıyorum. albümleri ilk çıktığında "böyle bir şey? hem de türkiye'de?" diye heycanlanıp, koşup almıştım albümü. hatta ankara'dan kuzen abim, bize gelmişti o ara ve "sen anima'yı yeni mi duydun, peh" yapıp "ceylan'a tapabilirim. ona evlenme teklifi edicem!" diye evde dolanıyordu. son sevgilileri ceylan ertem'e pek de benzemeyen kızcağızlar oldu ama.. neyse kader-kısmet.
nereden geldim buraya?
animasal'ı o kadar o kadar dinledim ve üç yıl sonra gelen bir dank etme yaşadım.
heidi şarkısının en sonunda bir sohbet kalabalığı olur. hep dinlerim. ama bugün ilk kez duydum: janis joplin olucam şimdi, diyormuş ceylan'anım. hatta ekşi sözlük'de devamı da var: her limanda sevgilim olsun istiyorum, içeliiim..
böyle gayet üstel fonksiyonlar ve logaritma fonksiyonunun tanım aralığı üzerine bir ödev hazırlarken duydum bu cümleyi, günüm değişti.
bre allahsız, üç senede mi basıyor kafan bazı şeyleri diyebilirsiniz.
hiç mi ekşi sözlük açıp okumadın diyebilirsiniz. (ben hayatımı ekşi sözlük yapmıştım oysa ki..)
ama-bu-böyle-oldu.


hava günlük güneşlik değil belki ama..
dans etmek için mükemmel bir gün. koşmak,fırlamak,zıplamak,şarkı söylemek. sevişmek için mükemmel bir gün. hiç pişmanlık duymadan uyanmak! omzunu çökerten tüm kederleri tekmele. kötü haber veren tüm sayfaları yırt. sana merhaba diyene selam verme. iyi davranma kimseye. aynaları kırdım, duvarları indirdim, merdivenleri yıktım, katları yok ettim. haydi evi yakalım, tüm sokağı ateşe verelim. haydi mutlu ol!..

10.05.2008

Neredesin Sen Hülyağ?

çok korkuyorum şu sıralar. merakla karışık bir şey bu aslında.
haftalardır ve haftalardır magazinsel olaylarda ve televizyonlar ve gazetelerde hülya avşar'a dair bir şey görmedim, duymadım. ne kadar izole bir şekilde yaşamaya çalışsam da bazı delikleri oluyor dünyamın, bu deliklerden içeriye bir şeyler mutlaka giriyor. bunlardan birisi de hülya avşar olmuştur.

en son sadettin saran diye erkek güzeli kavramından kilometrelerce uzakta köfte dudak tabirini ona katlayan bir adamla birlikte olan hülya avşar, bence kaya'nın (şu bizim kaya yahu, golf oynayan ahaha) çoluk çucuğa karışması, feraye ile (şu bizim feraye, hani suskunluğu asaletinden gibi gibi olan kadın) mutlu mesut yaşaması durumunu kaldıramadı. ama türkiye'nin belli başlı kadınları arasında olduğundan (kim seni oraya koydu allasen?), güçlü olması gerektiğinden pek çaktırmamaya çalışıyor. ama biz yemeyiz, değil mi ey okur?
hülya avşar filmlerini hiç sevmedim. ibrahim tatlıses'in gözdesi olması bir yana ricky martin'in kıçını ellemesi, renkli gözlülüğü, kocasının tüüüüm aldatmalarına karşı ailesini ayakta tutmak adına "aldatılmalarını görmezden gelmesi", şarkıcılığı, oyunculuğu, kız kardeşinin akıl almaz batış çıkışları, bir o yanda bir bu yanda aslında oldukça gereksiz ve olmasını talihsiz diye nitelendirdiğim siyasi açıklamaları bir yana.. kendisini türkiye'nin en zeki ve güzel kadını sanması apayrı bir konudur ve tüüüm bunlar kendisinden haz etmemem için yeterlidir benim için. bakın bol besili yetişmiş kızından hiç bahsetmiyorum bile.

neticede bunlar çok garip olaylar. ama yaz da yaklaştı. artık kendisini bir ayrılıkla mı, yeni bir başlangıçla mı, yeni bir albümle mi yoksa selülitlerle mi görürüz bilemeyeceğim ama dilini dışarı çıkarıp, muzip kız (!) modunda demeçler vermezse hepimiz iyiliğine olacak diye düşünüyorum.

09.05.2008

durdum,,sustum,,gülümsedim

değiştim. sanırım bundan öte değişemem. onbir-oniki senedir yüzümün ifadesi bir şey gitti. bir garip böyle. çocuk aldırmak gibi. çünkü o "benim". aynadaki ben, ben miyim?

bende uzun zamandır süregelen "kısa saç" krizi, a bout de souffle filmini izleyip,
jean seberg adlı hatunu görüp güç almamla tam bir karara ulaştı. saçlarımı hiç olmadığı kadar kısa kestirdim. bir garip. büyüyememiş bir kız çocuğu görüntüsü daha çok. pişman mıyım? pişmanlığı gelecek zamanda bir yerlere attım şu an. sadece mutluyum, huzurluyum. peki aslında neden kestirdim? bunun cevabı geçmiş zamanda bir yerlerde ama bulmaya gücüm yok.

aslında biliyorum sanırım.


elimi saçlarıma atıyorum.
yok.
bir garip böyle. bilemiyorum. aynadaki ben, ben miyim?

her erkek, uzun saçlı kadın sever. uzun saç demek, daha başlangıçtan 1-0 önde başlamaktır. her erkek,uzun saçlı kadın sever. uzun saç, daha bi kadınlıktır.

tüm bunları bilip de uzun saçlardan vazgeçip, kısacık saçlı kalmak da garip tabi.

ben her zaman cesur olabilmek istedim. birden kafama essin, bir şeyler yapayım istedim. hareketlerin birdenbire, aniden olanları makbul benim için.
aşklar da ayrılıklar da olacaksa, böyle olmalı.
birkaç saat önce gayet "single eloise vera" iken, birden geçmişten birisi geliyor. bir şeyler konuşuluyor. "bir kere de böyle olsun!" denilip başlıyorum bir şeylere. sonra az gidiyoruz uz gidiyoruz, bir gün-bir konuşma sırasında.. daha birkaç saat önce "her şeyim" olan insan "hiçbir şeyim" olabiliyor. oldurtuyorum veya.


- yani bilemiyorum da aslında. yüzüme gider mi bu tarz bi model. veya kafa yapıma filan. burnum çok da ortada kalmasın. bılabıla. vesaire... .. tamam, keselim saçımı.

benim, ne badireler atlatıp da uzattığım saçımdan bir tutam tuttu. tek bir makas hareketiyle..
elveda!
hayatımdan birilerini çıkarırken saçımı keserim/kestiririm.
bu sefer kim gitti? giden ben miydim?

iyelik eklerini sevmiyorum. bana ait bir şeylerin olduğunu sanıp, hayatı daha bir farklı görmek de istemiyorum. ayağımı bir şekilde hep yere basılı tutma çalışması gibi bu.. saçımı bu yüzden kestirdim sanırım. "benim" dediğim şey, bir an var ve sonrasında yok aslında.

böyle.. birdenbire.. aniden..
durdum
sustum
gülümsedim
gözümü
açtım
ben
değiştim!

04.05.2008

uzakyakın

ben şu an çok yanlış konuşmalar peşindeyim, biliyorum. çok olmaması gereken ama olmak zorunda bırakılan konuşmalar bunlar. konuşmak istediklerimle beni dinleyenler aynı değil.
ben çok şey istemiyorum.
ben-sadece-seninle-konuşayım-istiyorum.

sözlüğün birinde gördüğüm başlıktaki gibi: bu adam hep konuşsun ben hep dinlerim denilenler. sevdicek dedim ben. sevdicek olmanı diledim belki. ben senin sesini duymak istedim sadece.

elimin gittiği bir numara seninki.
saçma sapan sebeplerle bir muhabbet başlatmak istiyorum. sen başlatmazsın çünkü biliyorum. meşgulsün.

ben sana yazıyorum hep. tamam kabul, kelimelerle dolup taşan bir yapım var ama ben SANA yazıyorum. hep ben yazıyorum. uzuuuun ve uzuuun. sense hep bir meşgale içerisinde, hep işler peşinde. hep.. anlayamadığım/bilmediğim bir dünyanın kurallarıyla.. bilmediğim bir kentte.. öyle..

ben sen olsun istiyorum.
gördüğüm tüm boşlukları seninle doldurmak niye?
sen şefkatten bahsederken kedi misali olan kim?
neden sevgiden bu denli korkma?

neden hep BEN yazıyorum?
hep BEN soru işaretleri kullanıyorum?
niye görmüyorsun SEN?

oysa.. ben sadece senin sesini duymak, seninle konuşmak, seninle gülmek, seninle ağlamak, sana kitaplar okumak, sana kelimeler yollamak, sana.. sana.. sana.. ve sana..

bana ulaşan hiçbir şey yok.
ne sevgi ne ses ne de kelime..
ne bu? adı var mı bunun?




altı-dört-sekiz yirmiiki:kırkdokuz

02.05.2008

apart-man

apartmanların arasında boğuluyorum diyemem. ben orada doğdum çünkü. balkonların yaygın olmadığı bir istanbul semtinde, apartmanın bahçesinde koşuşturan bir çocuktum ben. seneler önce. yazları koşuşturma alanım gelincik tarlası olurdu. kocaman uçsuz bucaksız. hiç gördünüz mü? harikadır. baharda kıpkırmızı dolar her yan. gelinciği ters çevirip, iğne geçirirsiniz. gelin olur. gelinciğin kırmızı çiçeğini koparırsınız. damat olur. bu kadar basittir aslında..
o günler.

apartmanların arasında boğuluyorum diyemem. ben orada büyüdüm çünkü. tüm kızgınlıklarım, sevinçlerim, aşklarım, gözyaşlarım.. onlar gördü bunları. pencerelerine oturdum. balkonlarından sarktım. kapılarından geri döndüm. kapılarında vedalaştım.

apartmanların arasında boğuluyorum diyemem. tek manzaram onlar. çevredeki apartmanların iki katı yükseklikte bir apartmanda oturuyorum. çocukken uçağın çarpacağını filan düşünürdüm. apartmanın damına çıkınca şehrin taa ötesi görünürdü. hatta sokaktaki çocukları davet eder, apartman gezintisi yapardım. "bakın burası yedinci kat, bu evde adam karısını aldatıyor. şu evde kadınla oğlu arasında kavgalar olur" gibi gayet bilgilendirici gezintilerdi kendileri. sanırım rehber olabilirmişim.

apartmanların arasında boğuluyorum diyemem. bazen saklanmam gerekiyor.

apartmanların arasında boğuluyorum diyemem.

yolun düşerse uğra bir gün..



(fotoğraf: eloise vera)

27.04.2008

Rüzgar.. Uçur!

şimdi ben anne yapımı limonlu pastamı yerken ve rüzgar gayet üşütürken açıkta kalmış belimi (karnına ağrılar girer, atlet giysene sen diyen anne sesini duyabiliyorum) bu yazıyı yazıyorum.

yerimde olmak isteyen var mı? sanmıyorum. istemeyin yani. öyle ahım şahım bir yanı yok.

kocamaaaan pencereyi açtım, perdeyi savura savura rüzgar geliyor. hoşgeldin diyorum, özlettin. daha çok özleyeceksin diyor, yazın gör sen bir de burayı. hiç hatırlatma, ölüm gibi oluyor yazları diyorum. sonra.. işi varmış. gidiyor.

anne yapımı limonlu pasta tam bir yaz pastası.
hafif bir kere. bir de hmm... fresh anacım işte.
tuzsuz etimek var içerisinde.. limon filan. üzeri beyaz krema. ve çikolata taneciği.
a-a bitmiş.

burası sırça ada yirmiüç sokak.
penceremden dışarı yani..
çok garip insanları var.
ben dünyada en çok burayı seviyorum.. gördüğüm.
görmediğim olarak başta izlanda, sonra peru (allahım allahım), sonra japonya, sonra bitmez bu, sonra brezilya, sonra isviçre, sonra fransa..

konu uçtu.
seneye bu zamanlara dair acayip bir "yok olma" planım var. bir anda her şeyden elimi eteğimi çekmek. bir anda.. aniden.

puanlara baktım bugün, içim çıktı. türkiye'de ilk ikibine (sayıyla da yazacağım lütfen: 2ooo) girmem gerekiyor. ikibin ya.. ne demek. alla alla.. bu da can ama.
velhasıl kelam; hayat zor.

pencereden dışarı uçuşan perdeyi kucakladığım gibi yakaladım.
rüzgarın peşinden gidiyordun değil mi, dedim.
sustu.
karşımdaki herkes susuyor zaten.

ama kimsenin peşi sıra takılma.. değmez, dedim. bildim çünkü.

25.04.2008

Wagner Körfezi


"bir aşkın içindeyken biriktirilmiş çok kelime kalır insanın içinde. kullanılmamış kelimeler. o kadar çok konuşulduğu halde, gene de kullanılmamış kelimeler. bir sonrakine vermek isteriz onları. içiniz çürümedikçe, kelimeler içinizde diri kalır. dipdiri. kendi hikayesi için bizden hakkını isteyen ve boğazımızı düğümleyen bunlardır. günün birinde diliniz kabuk bağlayıp, ruhunuz çürümeye başlayana, içiniz kelimesiz kalana kadar sürer bu. kimse kelimesiz kalmaz aslında; kelimeler kıymetsiz kalır. bu noktaya geldikten sonra durumu tanımlamanın ne önemi var?"
- murathan mungan, yedi kapılı kırk oda



uykularıma dolan cümlelerim oldu. deseydim, ah keşke deseydim diye çın çın etti. uyandırdı beni.
diyemedim neticede.
doldum, doldum, taşamadım bir an.
sonra uyudum, uyudum, geçti.
uyandım dedim artık.



ya siz hangi kelimeleri kullanamayıp, biriktirdiniz?


(fotoğraf: colddanfeettan)

23.04.2008

Tanışabilir Miyiz Bağyan?


soner yalçın, yeni kitabında yaşar kemal'in gençken gülriz sururi'ye "hey küçük hanım tanışabilir miyiz?" deyip yolunu kestiğini ortaya çıkardı. gülriz sururi ise bu duruma "o zamanlar bilemezdik tabi. yaşar kemal kendisini yazar olarak tanıtsaydı, belki bir şeyler olabilirdir" diye cevap verdi.

gülriz sururi hayatıma luna reklamı ve a la luna adlı yemek programıyla girdi. çok ilginç bir suratı vardır kendisinin. hatta birkaç arkadaşımının "dide, bir şey diyeceğim ama kızma. gülriz sururi'ye benziyorsun" deme gafleti de vardır. oysa benim gözlerim o kadar kocamaaan değildir, ayrıca saç kesimim filan da benzemez. suratım onunki kadar beyaz olabilir sadece. ama o beyaz ten de genlerimde olan bir durum değil, sağlıksızlığımın göstergesidir.

velhasıl kelam ben bu olayla beraber gülriz sururi'ye dair flash-back yapadurayım, aklıma "bir kadın bir erkekte ne arar?" sorusu geldi tabi.


bir kadın bir erkekte ne arar?
gülriz sururi bize bu olayla -yine- kanıtladı ki
kadınlar, erkeklerin sıfatlarına dikkat etmekte.

sıfatlar aslında kötü-pis-kaka şeylerdir. bir nevi etiketleme ve başkaları ile arasına sınırlar çekmektir çünkü. ki biz etiketleri sevmeyiz.
ama bunu çokça yapıyoruz.

onun isminden, insanlığından önce etiketine bakıyoruz. müzisyen, yazar, doktor, mühendis, baba, apartman yöneticisi vesaire vesaire bir şeyler olmasını bekliyoruz.

beklentimizi bulabiliyor muyuz, o ayrı bir konu ama..

erkeklere bu durumda sıfatlarını güzelce kullanmak düşüyor. arz-talep meselesine dönüşüyor bu bir nevi. mesela yaşar kemal, "merhaba küçük bayan, ince memed'in yazarı olan bu beyfendi sizinle tanışmaya nail olabilir mi?" deseydi tabi ki her şey başka bir şekilde gerçekleşecekti. hem bayana iltifat ediyoruz bakın cümlede, hem de kendi sıfatımızı göz önüne çıkarıyoruz.

erkeklerden beklediğim sıfatlar çeşitli dönemlerimde çok farklı şeylere dönüştü:

- gayet çocukken, fen lisesinde okuyan bir abi görsem "asgafhbdsgvcsadsfa, çucuk fen lisesinde okuyooo yaaa",

- biraz büyüyünce, müzik grubu olan bir erkek çocuğu görsem "asadgafdgavca, davul çalıyooo lan",

- bir vakit daha sonra bir ekşi sözlük yazarı görsem "asdfaghajsfasgj, ekşi sözlük yazarıııııııı" diye cümleler dökülebilir ilk hayvanlık anlarımda. tabi sonra toparlarım bayağı bir açılmış ağzımı, gayet hanım kız olup, "hıh!" yapıp saçımı da savurup yoluma devam ederim.


e türk filmlerinden birkaç şey öğrendik tabi..